B Harfi – Deyimler Sözlüğü

ANLAMINI ÖĞRENMEK İSTEDİĞİNİZ DEYİMİNİN İLK HARFİNİ AŞAĞIDAKİ LİSTEDEN SEÇİNİZ!
A · B · C · Ç · D · E · F · G · H · I · İ · J · K · L · M · N · O · Ö · P · R · S · Ş · T · U · Ü · V · Y · Z

B Harfi ile Başlayan Deyimler

Babaları tutmak (üstünde olmak): Sinir ve öfkeden bağırıp çağırmak, çok öfkelenmek.

Babasının hayrına : “Hiçbir çıkar elde etmeden, sadece İyilik olsun diye” anlamında.

Bacak kadar: Ufak tefek; kısa boylu (kimse)

Badire(yi) atlatmak : Tehlikeli durumu geçiştirmek.

Bağ bozmak : Mevsim sonunda bağdaki üzümleri toplamak.

Bağdaş kurmak: Sol ayağını sağ bacağın, sağ ayağını da sol baca ğın altına alıp oturmak.

Bağlandığı yerde otlamak : Yerinde saymak, hiçbir ilerleme göstermemek.

Bağrına basmak (birini): Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak.

Bağrı yanık : Çok dertli, acılı (kimse).

Bahar başına vurmak (birinin) : 1. Havalar iyice ısınmadan İnce giyinmek. 2. Coşkun, taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak.

Bahis açmak (bir şeyden, kimseden) : Onun hakkında konuşmaya başlamak, ondan söz etmek.

Bahse girmek (biriyle): Onunla herrjangi bir konuda kendi görüşünün doğru olduğuna ilişkin iddiaya girmek.

Bahse tutuşmak (biriyle): Karşılıklı bahse girmek; iddialaşmak.

Bahtı açık: İşleri yolunda giden; talihi açık, şansı açık, kısmeti açık.

Bahtı bağlı olmak: 1. İşleri İstediği gibi yürümemek. 2. Evlenecek çağa gelmiş kıza kısmet çıkmamak; kısmeti bağlı olmak.

Bahtı kara : Talihi kötü olan.

Bahtına küsmek : İşlerin ters gitmesi yüzünden karamsar olmak; şan sına küsmek, talihine küsmek.

Bakış açısı: Bir olayı, durumu belirli bir açıdan, yönden inceleme; görüş açısı.

Bakkal çakkal: Bakkal, kasap, manav gibi esnaf için küçümseme yollu kullanılır.

Bakkal defteri: Düzensiz, karalanmış, yıpranmış defter.

Baklayı ağzından çıkarmak: Gizli tuttuğu şeyleri açıklamak, söyleyemediği şeyleri sabrı tükenince söylemek.

Baldın çıplak: 1. İşsiz güçsüz (kimse). 2. Serseri.

Bal gibi: Pekâlâ, adamakıllı, çok iyi, gereği gibi.

Balık eti, balık etinde : Şişman değil, ama dolgunca.

Balık istifi: Çok sıkışık , üst üste, kalabalık olarak.

Balık kavağa (kurbağa ağaca) çıkınca : “Olmayacak şeyler olursa” anlamında kullanılır.

Balon uçurmak : Asılsızca haber yaymak.

Batta olmak (birine): Birisinden ısrarla, bıkkınlık verdirecek ölçüde bir şeyler istemek; ona asılmak.

Baltayı taşa vurmak : Farkında olmadan karşısındakini rahatsız ede cek, kızdıracak söz söylemek.

Bam teline basmak (dokunmak) (birinin) : Bir kimseyi duyarlı oldu ğu bir konuda kızdıracak söz söylemek, davranışta bulunmak.

Bana (sana, ona) göre hava hoş : “Öyle ya da böyle olması benim (senin, onun) için fark etmez.” anlamında.

Bana mısın dememek : Zorlu bir işe, etkene vb’ye dayanmak, bunlar dan hiç etkilenmemek.

Bardağı taşıran son damla : Sonunda insanın sabrını tüketen, olum suz tepki yaçatan söz, davranış vb.

Bardaktan boşanırcasına : (Yağmur için) Çok miktarda, şiddetli.

Barut fıçısı gibi: 1. Her an bir çatışmanın çıkabileceği olasılığı bulu nan (yer). 2. Çok kızgın, öfkeli, sert (kimse).

Barut kokusu gelmek (burnuna) : Savaş ya da tehlikeli bir şey olacağını sezmek.

Basamak yapmak (bir şeyi, birini) : Bir kimseden ya da durumdan, daha yüksek bir yere gelebilmek için yararlanmak.

Basıp geçmek: 1. Önündekini geçmek. 2. Ona uğramamak. 3. Ona Önem vermemek.

Basıp gitmek : Bir yerden çabucak ayrılmak, uzaklaşmak.

Basireti bağlanmak : Olabilecekleri sezdiği halde uygun biçimde davranamamak.

Baskına uğramak : 1. Düşmanın anı ve beklenmedik saldırısına uğra mak. 2. Suçüstü yakalanmak. 3. Bir doğa afetinden büyük ölçüde etkilenmek.

Baskın çıkmak (birinden, bir şeyden): Ondan üstün olmak, onu geri de bırakmak.

Baskın yapmak : 1. Bir kimseyi suçüstü yakalamak İçin bulunduğu yere ansızın girmek.  2. Düşmana beklemediği bir anda saldırı düzenlemek.  3. Haber vermeden konuk gitmek, ziyarete gitmek.

Bastığı yerde ot bitmemek: Gittiği yere uğursuzluk götürmek; çok şanssız olmak.

Bastığı yeri bilmemek: Sevinç, heyecan, vb. etkisiyle davranışlarını denetleyememek, şaşırmak, ne yaptığını bilememek.

Baston yutmuş gibi (yürümek): Sallanmadan, dimdik (yürümek).

Başa baş : Eşit, denk, aynı.

Başa çıkarmak (bir işi) (birini) : 1. Bir işi sona erdirmek. 2. Onu çok şımartmak.

Başa çıkmak (biriyle); Ona gücünü kanıtlamak, istediğini yaptırabilmek.

Başa geçmek: 1. Yönetici mevkiine geçmek, yönetimde en üst yeri almak. -2. önem bakımından ilk sıraya geçmek.

Başa (bir şey) gelmek : Kötü bir durumla karşılaşmak.

Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte; güreşçiler, başpehlivanlık sanını kazanmak için yarışmak. 2. En üstün dereceyi almak için mücadele etmek.

Baş ağrıtmak : Çok konuşarak dinleyenlere bıkkınlık vermek.

Baş aşağı: 1. Başı yere yönelik biçimde. 2. Başından aşağıya (yere) doğru.

Baş aşağı gelmek : 1. Tepesi üstü düşmek. 2. Bütün işleri alt üst olmak.

Baş aşağı gitmek: Durumu gittikçe kötüleşmek, sürekli kötüye gitmek.

Baş baş : Küçük çocukların “Allaha ısmarladık” anlamında ellerini başlarına götürmelerini sağlamak için söylenen söz.

Baş başa : Birlikte, beraberce; kafa kafaya.

Baş başa vermek : Görüş alışverişinde bulunmak amacıyla bir araya gelmek, bir iş için güçlerini birleştirmek; kafa kafaya vermek.

Baş belası: Sürekli rahatsız eden ve bir türlü kurtulunamayan (kimse, şey); başının derdi.

Baş döndürücü : 1. (Hız ve sürat için) Olağanüstü. 2. Baygınlık veri ci. 3. Korku verici, korkutucu. 4. Sarhoş edici. 5. Çok büyük, büyük hayranlık uyandıran.

Baş edememek (bir şeyle, biriyle) : 1. O işi basaramamak; o işin üstesinden gelememek. 2. O kimsenin söz ve davranışlarını düzeltememek.

Baş eğmek (birine) : Güçlü, sözü geçer bir kimsenin buyruğuna uymayı kabul etmek. (Kars. Boyun eğmek.)

Baş etmek (bir şeyle) (bir kimseyle) : Onu yenmeye gücü yetmek, o konuda başarı kazanmak.

Baş göstermek : 1. Ortaya çıkmak, belirmek, gözükmek. 2. (Güneş için) Doğmak.

Baş göz etmek (birini) : Onu evlendimek, evermek.

Baş göz olmak : Evlenmek, evlendirilmek.

Başı ağrımak : Bir işi, kararı vb. nedeniyle sorumlu olmak; bu konulardaki olumsuzluklardan etkilenmek, üzülmek.

Başı altından çıkmak (birinin) : Kötü bir durum onun tasarım ve girişimiyle meydana gelmek; kafasının atfından çıkmak.

Başı belada olmak : Büyük bir felaketle, sıkıntılı bir durumla karşı karşıya olmak.

Başı belaya girmek : Üzücü, tehlikeli bir durumla karşılaşmak. Başı boş bırakmak (birini) (bir şeyi) : Onu denetlemeyip kendi haline bırakmak.

Başı boş kalmak : Denetim altında bulunmamak, karışanı görüşeni olmamak.

Başı (baş) çekmek: 1. Bir işte ön ayak olmak, bir işin yapılmasında Öncü olmak. 2. Halayın başında bulunup oyunu yönetmek.

Başı dara düşmek (başı daralmak) : 1. Sıkıntılı bir durum içinde olmak. 2. Paraca darlığa düşmek.

Başı darda (kalmak, olmak) : Sıkıntı içinde (olmak).

Başı derde girmek (düşmek) : Üzücü, sıkıntı verici bir durumla karşılaşmak.

Başı dik (dimdik, alnı açık) ; Onurlu; onurlu biçimde.

Başı dertte (olmak) : Sıkıntılı, tehlikeli bir durum içinde (olmak).

Başı dinç (olmak): Herhangi bir kaygısı/sorunu olmayan (olmamak) huzur içinde yaşayan (yaşamak).

Başı dönmek: 1. Dengesini yitirip düşecek gibi olmak.  2. Kötü bir şey karşısında karşısında bunalmak, sıkılmak.  3. Görkemli, ilk kez  görülen bir şey karşısında şaşırıp kalmak.  4. Ulaştığı zenginlik ya da mevki nedeniyle şımarıkça davranışlarda bulunmak.

Başı dumanlı: 1. (Dağ için) Tepesini, doruğunu sis bürümüş. 2. İçkiden sarhoş olan ya da sevgi nedeniyle kendinden geçen (kimse); kafası dumanlı. 3. Açık seçik düşünebilecek, karar verebilecek, durum da olmayan (kimse).

Başı eğik (olmak, kalmak): Söz söyleyemez, direnemez, mahcup durumda (olmak); kafası eğik.

Başı göğe ermek (değmek) : Beklenmedik bir anda büyük bir mutluluğa kavuşmak; bundan ötürü çok böbürlenmek. (Kimi zaman alay yolu kullanılır.)

Başı hoş olmamak (bir şeyle), (biriyle) : 1. Ondan hoşlanmamak. 2. O kimseyle arası bozuk olmak; kafası hoş olmamak.

Başı için (birinin) : Değer verilen kişinin hayatı söz konusu edilerek kullanılan ant ya da yalvarma sözü.

Başı kabak: 1. Saçları dökülmüş. 2. Başında şapka, başörtüsü vb. olmayan.

Başı kalabalık olmak: Yanında iş, konuşma vb. nedenlerle birçok kimse bulunmak.

Başı kazan gibi olmak : 1. Gürüjtü, vb’den çok rahatsız olmak. 2. Çalışmak vb’den dolayı zihinsel yorgunluk duymak; kafası kazan gibi olmak.

Başımla beraber : Memnuniyetle, seve seve, hiç rahatsız olmaksızın.

Başına bela etmek (birini, bir şeyi) : Onu kendisine sıkıntı verecek bir durumu getirmek; o şeyin kendisini tedirgin edecek duruma gel mesine neden olmak.

Başına bela kesilmek : Bir kimse ya da şey, sıkıntı verecek, dert olacak duruma gelmek.

Başına bela olmak : Bir şey ya da kimse sıkıntı verir duruma gelmek.

Başına bela sarmak : Birisine bir şeyi musallat etmek, o şeyin onu rahatsız etmesine yol açmak.

Başına belayı satın almak : Rahatsız edici, üzücü olduğu sonradan anlaşılan bir işe kendi isteğiyle girişmiş olmak.

Başına bir şey (bela, hal, İş, kaza vb) gelmek : Kötü bir duruma düşmek, istenmeyen bir durumla karşılaşmak.

Başına bitmek (birinin) : İstemediği halde yanına gelip bir türlü oradan ayrılmamak, ısrarlı isteklerde bulunmak.

Başına buyruk : 1. Hiç kimseden izin almak gereğini duymadan, İstediği gibi davranan. 2. özgür, bağımsız (bir biçimde).

Başına çalmak (bir şeyi) : 1. Bir şeyle vurmak. 2. Bir şeyi öfkeyle geri vermek ; kafasına çalmak.

Başına çıkarmak (birinin) : Onu çok şımartmak; tepesine çıkarmak.

Başına çıkmak: Birinin hoşgörüsünü, yakınlığını fırsat bilip şımarıkça davranmak; tepesine çıkmak.

Başına çorap örmek : Birini kötü duruma düşürmek için gizli plan ha zırlamak; çorap örmek.

Başına dikilmek : Başucunda durmak, rahatsız etmek; tepesine dikilmek.

Başına iş açmak : Zor, zorunlu bir işe kendi İsteğiyle girişmek.

Başına kakmak : Yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin yüzüne karşı söyleyerek onu incitmek; kafasına kakmak.

Başına kalmak : Bir işin yapılması, bir kimsenin bakımı, ağırlanması onun görevi olmak.

Başına vur, ağzından lokmasını al: Uysal, boyun eğen (kimse).

Başından atmak (defetmek) (birini) (bir şeyi) : 1. Rahatsızlık veren, artık sıkıa olan bir kimseyle olan ilişkiye son vermek. 2. Yapılması güç olan ya da çok zaman alacak olan bir işi bırakmak.

Başından büyük işlere girişmek (kalkışmak) : Bilgi, beceri ve yetkisi ni aşan işleri yapmak istemek, bunlara yeltenmek.

Başından geçmek: Söz konusu olayı (olayları) yaşamış olmak; söz konusu durumla daha önce karşılaşmış olmak.

Başından (aşağı) kaynar su (sular) dökülmek : Üzücü, utandırıcı bir olay, durum karşısında büyük bir sıkıntı duymak; vücudunu sıcak bir ter basmak; kafasından kaynar su dökülmek.

Başından savmak (bir şeyi, bir kimseyi) : Onu herhangi bir bahane ile uzaklaştırmak.

Başında olmak (bir durum birinin) : Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.

Başında paralansın (parçalansın) : Yapılan bir iyilik çok söylendiğinde ya da pek bir işe yaramadığında, o iyiliğin artık istenmediğini belirten  söz; kafasında paralansın.

Başını ağrıtmak : 1. Gereksiz, yersiz sözlerle bunaltmak. 2. Tedirgin etmek, uğraştırmak, can sıkmak; kafasını ağırtmak.

Başını (baş) alamamak (bir şeyden): O şeyden kendisini bir türlü kurtaramam ak.

Başını alıp gitmek (kaçmak, savuşmak):  1. Hiç kimseye danışma dan, haber de vermeden bulunduğu yerden uzaklaşmak.  2. (Fiyat, ücret, faiz vb) Gittikçe artmak, yükselmek.

Başını (başında) beklemek: Bir kimseyi, şeyi korumak, gözetlemek

Başını belaya (derde) sokmak (salmak) : Hiç gereği yokken bir kimseyi sorumlu kılan, başını ağrıtan bir duruma itmek..

Başını boş bırakmak: Bir şeyi ya da kimseyi kendi haline bırakmak; denetim altına tutmamak.

Başını dinlemek : Kalabalıktan, gürültüden uzak, sessiz sakin bir yer de dinlenmek; kafasını dinlemek.

Başını döndürmek : 1 .(Korku, içki, tütün vb) Baygınlık vermek, bayılacak duruma getirmek. 2. Çok beğenmek, büyük bir ilgi duymak.

Başını ezmek: Birisini bir daha kötülük yapamayacak duruma getirmek, yok etmek; kafasını ezmek.

Başını gözünü yarmak : Bir işi istenildiği gibi yapmamak; o işi kusurlu, eksik bir biçimde yapmak; kafasını gözünü yarmak.

Başını (bir şeyden) kaldırmamak (kaldıramamak) : 1. Bir işi yaparken hiç ara vermemek, o işin gidişini bozacak başka bir iş yapmamak; kafasını kaldırmamak. 2. Hasta bir türlü iyileşip ayağa kalkamamak; kafasını kaldırmamak.

Başını kaşımaya vakti olmamak (başını kaşıyacak durumda olmamak) : İşleri çok ve sıkışık durumda olmak; kafasını kaşımaya vakti olmamak.

Başının altından çıkmak (bir şey, birinin): Kötü bir şey birinin, kur nazca hazırladığı bir plana göre yapılmak; kafasının altından çıkmak.

Başının çaresine bakmak: İçinde bulunduğu güç durumdan kendi olanaklarıyla kurtuluş yolu aramak.

Başının derdi: (özellikle çocuklar için sitem yollu söylenir) Çok rahatsızlık veren, eziyet eden; baş belası.

Başının etini yemek : Birisinden ısrarla, bıkkınlık verecek ölçüde bir şeyler istemek; kafasının etini yemek.

Başını şişirmek : Çok konuşmak ya da gürültü vb. ederek başının ağrımasına yol açmak; kafasını şişirmek.

Başını taşa (taştan taşa) vurmak : Bir fırsatı kaçırınca ya da başarısızlığa uğrayınca çok üzülmek, kafasının taştan taşa vurmak.

Başını yakmak (birinin) : Onu tehlikeli bir duruma sokmak, zarar sokmak

Başını yemek (birinin): 1. Bir kimsenin tehlikeli, güç bir duruma düşmesine yol açmak. 2. Öldürmek, ölümüne yol açmak.

Başın (başınız) sağ olsun: Bir yakını ölmüş kimseye söylenen teselli sözü.

Başı önünde: 1. Terbiyeli, uslu (kimse). 2. Utangaç, mahcup (kimse).

Başı sıkışmak (sıkılmak) : Herhangi bir güçlükle karşılaşmak.

Başı sonu belli değil: Çok düzensiz, karmakarışık.

Başı (başı beyni) şişmek: Gürültü, yorgunluk vb.den çok rahatsız olmak; kafası şişmek.

Başı tutmak: Gürültü, fazla konuşma, üzüntü ya da başka bir nedenle başı ağrımaya başlamak; kafası tutmak.

Başı yerine gelmek : Kafası dinlenmiş, yorgunluğu gitmiş olmak; kafasın yerine gelmek.

Başı yukarda : Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş (kimse). (Kars. Burnu havada)

Baş kaldırmak (bir şeye, birine) : Ayaklanmak, İsyan etmek, karşı gelmek.

Baş koymak (bir şeye): Bir ülkü, amaç uğruna ölümü bile göze alıp uğraşmak.

Baş tacı etmek (birini): Ona büyük saygı göstermek, değer vermek.

Başta gelmek: En ön sırada olmak, üstün durumda bulunmak; önde gelmek.

Başta gitmek : En ileri, en üstün, durumda bulunmak.

Baştan aşağı (Baştan ayağa): Başından sonuna kadar; bütünüyle; tepeden tırnağa.

Baştan başa : Bütünüyle, her yönüyle, iyice,.bir uçtan Öbür uca kadar.

Baştan çıkarmak (birini) : Onu etkileyerek kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak; ayartmak.

Baştan çıkmak: Yasa dışı, ahlak dışı yollara sapmak;, kotu insan olmak.

Baştan savma (iş): Özen göstermeden, gelişigüzel bir biçimde yapılan (iş).

Belasını aramak : Kendisi için tehlikeli bir durum yaratmak.

Belasını bulmak : Yaptığı kötülüklerin karşılığını bulmak, cezasını çekmek.

Belaya çatmak : Tedirgin edici bir durumla ya da kavgacı biriyle karşılaşmak.

Bel bağlamak (birine, bir şeye): Ona güvenmek, inanmak.

Belge almak : İki yıl aynı sınıfta üst üste kalan öğrenci, okuldan uzaklaştırılmak.

Beli bükülmek : Yaşlılık nedeniyle bir iş yapamaz duruma gelmek.

Belini bükmek (bir şey, bir kimse birinin): O, söz konusu kimsenin çaresizlik içinde kıvranmasına yol açmak.

Belini doğrultmak: İşlerini düzene koymak (Kars. (İşi) yoluna koymak.)

Belini kırmak: 1. Fena halde dövmek. 2. Hırpalamak, bir şey yapa maz duruma getirmek. 3. Bir işin en güç kısmını yapıp bitirmek, kolaylaştırmak

Belirli / belli belirsiz: Çok az belli olan, zorlukla seçilebilen.

Belli başlı: 1. En önemli, başlıca. 2. Belirli.

Bel vermek:  1. (Duvar için) Ortası kamburlaşmak. 2. (Tavan için) Aşağı doğru sarkmak.

Benden günah gitti (Benden söylemesi) : “Ben görevimi yaptım, gerekeni söyledim; bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem.” anlamında.

Benden sonra tufan : Kendinden sonrakileri, sonra olacakları düşünmeyen kimsenin tutumunun yanlışlığını belirtmek için söylenir.

Benden uzak olsun da, Mısır’a sultan olsun : “Söz konusu kimse, nerede, hangi mevkide olursa olsun, yeter ki benden uzakta bulunsun.” anlamında.

Bende (sende, onda) o göz var mı? : Bunlara inanacak kadar saf mıyım? (saf mısın?) , (saf mı?).” anlamında.

Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası: “Benim söylediklerimden bambaşka şeyler anlıyor, anlamlar çıkarıyor.” anlamında.

Ben diyorum hadımım, o diyor (soruyor) oğul uşaktan neyin var (çoluk çocuktan ne haber?) : “Ben gücüm olmadığını, bu işi yapamayacağımı söylüyorum; o hâlâ benden yardım istiyor, birtakım işler yapmamı umuyor.” anlamında.

Benim diyen : Kendine çok güvenen (insan).

Benim oğlum bina olur, döner döner yine okur: Hiçbir sonuca varmadan aynı şeyleri yineleyip duran kimse için alay yollu söylenir.

Benzi atmak (uçmak) : Korkudan ya da heyecandan yüzü sararmak; beti benzi atmak.

Benzi kül gibi olmak : Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.

Benzine kan gelmek : İyileşmek, canlanmak.

Berabere kalmak: Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.

Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) : -1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.

Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı: “0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.

Beş aşağı beş yukarı: Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.

Beş beter: Çok kötü.

Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) : Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.

Beşinci kol: Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalı şan örgüt.

Beş kardeş (yemek): Tokat (yemek).

Beşlik simit gibi kurulmak: Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak oturmak.

Beş para etmez : “Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.

Beş paralık etmek (birini) : Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.

Beş paralık olmak: Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.

Beş parasız : Yoksul, parasız.

Bet bet bakmak: Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.

Beterin beteri: En kötü sanılandan daha kötü olan şey İçin söylenir.

Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek): Korku, üzüntü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.

Beti bereketi olmamak (kaçmak) : -1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek.

Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek : Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.

Bey gibi yaşamak: Bolluk içinde yaşamak.

Beyhude yere : Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.

Beyin göçü: Özellikle az gelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.

Beyin yıkamak : Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşünceyi benimsemeye zorlamak.

Beyin yormak : Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.

Beylik söz: Herkesçe kullanılan, basamakalıp söz.

Beyni atmak: Çok kızmak; tepesi atmak.

Beyni bulanmak (uyuşmak): Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duruma gelmek.

Beyninden vurulmuşa dönmek : Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşünmeyecek duruma gelmek.

Beyni sulanmak : Bunamak, sağlıklı düşünebilme gücünü yitirmek.

Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) : 0 şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.

Bıçak kemiğe dayanmak : Sıkıntı, zahmet, artık dayanılamayacak bir duruma gelmek.

Bıçak sırtı: -1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık).

Bıkkınlık gelmek (birine) : Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.

Bıkkınlık vermek (bir şey birine) : Bir şeyi tekrarlaya tekrarIaya karşısındakini usandırmak.

Bıyığı (bıyıkları) terlemek : Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.

Bıyık altında gülmek : Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.

Bıyık bırakmak : Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.

Biçilmiş kaftan : Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.

Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.)

Bildiğini okumak (yapmak): Başkalarının sözüne kulak asmadan is tediği gibi davranmak.

Bile bile : Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.

Bile bile lades : Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu kabul etmiş görünme.

Bileğine güvenmek : Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,

Bileğinin hakkıyla : Kendi çalışması ve gücüyle.

Bilincine varmak (bir şeyin) : O şeyi iyice anlamak, kavramak; gerçekliğini görmek.

Bilir bilmez: Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.

Bilmezlikten (bilmemezlikten) gelmek: Bilmiyor görünmek.

Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku : “Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında.

Binde bir: Çok seyrek olarak; nadiren.

Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek.

Bindiği dalı kesmek: Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, ken disi için zararlı duruma getirmek.

Bini aşmak : Çok fazla olmak.

Bini bir paraya : Pek çok, bol.

Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) : “Tasalanmana gerek yok.” anlamında avutma sözü.

Bin kat: Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.

Bin pişman olmak: Yaptığı şeyden çok pişman olmak.

Bin tarakta bezi olmak : Çok şeyle uğraşmak.

Bin yaşa : Çok yaşa anlamında.

Bir abam var atarım nerede olsa yatarım : “Yalnız yaşayan bir kimseyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamında.

Bir ağızdan : Hep birlikte, beraberce.

Bir âlem : Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan

Bir an önce (evvel) : Olabildiğince çabuk.

Bir ara (aralık) : 1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; 2. Eskiden, eski bir zamanda.

Bir araba laf: Bir yığın gereksiz, yersiz söz.

Bir araya gelmek : Toplanmak; buluşmak.

Bir araya getirmek: 1. Derlemek, toplamak. 2. Birleştirmek.

Bir arpa boyu yol gitmek : Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağlamak.

Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) : Amaçsızca, bir yerde oradan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)

Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) : Bir konuda yapabileceği pekaz şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak.

Bir ayağı çukurda (olmak) : Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).

Bir bakıma : Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.

Bir baltaya sap olmak : Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.

Bir bardak suda fırtına koparmak : Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak.

Bir başına : Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.

Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) : Bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar.

Bir ben bilirim, bir de Allah : “Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Allah’tan başka kimse bilmez.” anlamında.

Bir bildiği olmak : Kendine göre bir düşüncesi olmak.

Bir bir: Teker teker, ayrı ayrı.

Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkmak.

Birbirine girmek: 1. Kavga etmek. 2. Heyecanla oraya buraya koşuşmak.

Birbirinin gözünü oymak : Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.

Birbirini yemek : Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.

Bir bu eksikti: “Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıktı.” anlamında.

Bir çırpıda : Çabucak, çok kolay biçimde.

Bir çift söz : Birkaç söz.

Bir çuval inciri berbat / murdar etmek : Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak.

Bir dediği bir dediğini tutmamak : Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.

Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek): Onun her istediğini yerine getirmek.

Bir dediği iki olmamak (edilmemek): Her isteği yerine getirilmek

Bir dereceye kadar: Makul bir ölçüye kadar, belli bir noktaya kadar; nispeten.

Bir deri bir kemik (kalmak) : Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).

Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek : Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.

Bir dizi: Birçok, bir yığın.

Bir dokun bin ah işit / dinle: “İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anlamında.

Bir don bir gömlek (kalmak, bırakmak) : Yarı çıplak, yoksul bir durumda (kalmak, bırakmak).

Bir dostluk kaldı: Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.

Bire bir (gelmek): (İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).

Bir elin beş parmağı gibi: Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler)

Bir eli yağda bir eli balda (olmak) : Zenginlik, bolluk içinde (olmak).

Bire (beş, on, yüz…) vermek : (Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.

Bir günden bir güne : Hiçbir zaman.

Bir güzel: Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.

Bir hal olmak : 1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. 2. Davranışlar, huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramak, ölmek.

Bir hayli: Oldukça çok, epeyce.

Bir hiç uğruna : Amaçsızca, boşu boşuna.

Bir hoş : 1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. 2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.

Bir içim su : Çok güzel (kadın, kız).

Bir iğne bir iplik kalmak : Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıflamak.

Bir iki demeden (derken) : Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.

Bir kalemde : Toptan, bir işlemde.

Bir kapıya çıkmak : Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.

Bir kaşık suda boğmak (birini) : Bir kimseye çok kızmak; kin duymak.

Bir kenara bırakmak (bir şeyi): Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.

Bir kenara çekilmek : İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.

Bir kere : Aslında, gerçekte.

Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.

Bir kol çengi: Esprili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.

Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zaman içinde iki işi birden yapar durumda olmak.

Bir köroğlu bir ayvaz: Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız yaşadıklarını belirtmek için söylenir.

Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi): Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bir yere koymak, biriktirmek, saklamak.

Bir köşeye çekilmek: Etkin görevi bırakmak. (Kars. İnzivaya çekilmek.)

Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak : Söylenilenlere önem vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak.

Bir lokma bir hırka : Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.

Bir paralık etmek (birini): Onu utanılacak bir duruma düşürmek, rezil etmek; beş (on) paralık etmek.

Bir paralık olmak : Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.

Bir pire için yorgan yakmak: Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.

Bir punduna getirmek : Bir iş için en uygun durum ve zamanı yoklamak; punduna getirmek.

Bir saati bir saatine uymamak: Tutum ve davranışları sürekli değişmek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak.

Bir sıkımlık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.

Bir sürü : Çok sayıda, pek çok, birçok.

Bir şeyciği kalmamak: İyileşmek, iyi olmak.

Bir şeye benzememek : İşe yarar, beğenilir ve istenir durumda olmamak.

Bir şeyler (şey) olmak : 1. Huy ve davranışları değişmek. 2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. 3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek.

Bir tahtası eksik : Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tahtası eksik.

Bir taşla iki kuş vurmak : Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.

Bir tek atmak : Bir kadeh içki içmek.

Bir temiz : Adamakıllı, iyice, güzelce.

Bir tuhaf: Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).

Bir tuhaf olmak : Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.

Bir tuhaflığı olmak: Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.

Bir tutmak (görmek) : Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.

Bir türlü : 1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. 2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. 3. Bir başka çeşitten.

Bir vakitler (bir vakit) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir zamanlar.

(Biri, bir şey) bir yana, dünya bir yana : Bir kimseye ya da şeye aşırı ölçüde değer verildiği zaman kullanılır.

Bir yastığa baş koymak : (Bir erkek bir kadın) Evli olmak, hayatını evli olarak sürdürmek.

Bir yaşına daha girmek : Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.

Bir yerde : Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.

Bir yığın : Birçok, pek çok, çok miktarda.

Bir yolunu bulmak : Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, İmkânı bulmak.

Bir zamanlar (zaman) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.

Bitkin düşmek : Çok yorulmak ; halsiz düşmek.

Boca etmek (bir şeyi) : Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşaltmak.

Boğaz boğaza gelmek : Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.

Boğazı kurumak :,Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duymak; damağı kurumak.

Boğazına basmak : Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.

Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) : İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.

Boğazına düğümlenmek ; Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.

Boğazına düşkün : Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.

Boğazına kadar borca girmek: Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.

Boğazına sarılmak : Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağına sarılmak.

Boğazından kesmek: Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yapmak; gırtlağından kesmek.

Boğaz kavgası: Geçimini sağlamak için uğraşma.

Boğaz tokluğuna (çalışmak) : Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).

Boğuntuya gelmek : Aldatılmak, kandırılmak

Boğuntuya getirmek : Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal satmak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.

Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, defetmek, işine son vermek.

Bol keseden: Ölçüsüz olarak.

Bol keseden atmak : Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.

Bombardıman etmek (birini) : Bir kimseye ağır sözler söylemek.

Borca batmak: Borcu çok olmak. Borca girmek, borçlanmak.

Borç bilmek (bir şeyi): Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir görev olarak kabul etmek.

Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak): Borç, ödemesi güç bir duruma gelmek.

Borç harç : Borçlanarak, borca girerek.

Borçsuz harçsız : Hiç borca girmeden.

Boru mu (bu)? (boru değil) : “Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.

Borusunu çalmak (birinin): Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gidecek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak.

Borusu ötmek: Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.

Bostan korkuluğu : Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.

Boşa çıkmak : Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.

Boşa gitmek: Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.

Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: ‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.

Boş atıp dolu tutmak (vurmak): 1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. 2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen sözün doğru çıkması.

Boş bulunmak : Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.

Boş çıkmak : (Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.

Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.

Boşta kalmak (boşta gezmek); İşsiz güçsüz kalmak.

Boşu boşuna : Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş yere.

Boş vermek (bir şeye, birine) : Ona önem vermemek, aldırmamak.

Boş yere : Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.

Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) : “Bu iş o kadar kolay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyacı vardır.” anlamında.
Boy atmak (boya çekmek): (Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.

Boy göstermek : Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.

Boy bos (pos) : İnsanın boy açısından görünümü.

Boylu boslu (poslu): Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).

Boylu boyunca : Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.

Boynu bükük : 1. Acınacak, zavallı kimse İçin söylenir. 2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.

Boynu eğri: Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.

Boynu kopsun (boynu altında kalsın) : “Ölsün, gebersin” anlamında beddua.

Boynum kıldan ince : “Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.

Boynunun borcu : Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.

Boynuz isterken kulaktan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek isterken elindekini de yitirmek.

Boynuz takmak (dikmek) (birine) : Kadın başka bir erkekle ilişki kura rak kocasını aldatmak.

Boy Ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) : Yeterliğini,, üstünlüğünü göstermek için onunla yarışmak.

Boyu boyuna, huyu huyuna uymak : Birbiriyle denk, uyumlu olmak.

Boyu (boyu boşu) devrilsin : “Ölsün.” anlamında beddua.

Boyundan büyük işlere karışmak: Başaramayacağı işlere kalkışmak.

Boyunduruk aftına girmek: Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.

Boyun eğmek: Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul etmek.

Boyunun ölçüsünü olmak : Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp beceriksizliğini ya da yetersizliğini anlamak.

Boy vermek:  1. (İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. 2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.

Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) : Bir karşılaşmada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.

Bozuk çalmak: Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.

Bozuk para gibi harcamak (birini): Bir kimsenin değerini sıfıra indirmek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.

Bozum olmak : Utanacak duruma düşmek

Bozuntuya vermemek : Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.

Böylesine can kurban : “Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır.” anlamında.

Bu abdestle çok namaz kılınır: “Küçümsenen bu tutumla, inanışla ya da araçla işler daha çok yürütülür.” anlamında.

Bucak bucak aramak (birini) : Onu her yerde aramak.

Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden): Onunla karşılaşmaktan sakınmak.

Bu gidişle : Bu biçimle, bu tempoyla.

Bu gözle : Bu anlayışla.

Bugünden tezi yok : Hemen şimdi, ilk fırsatta.

Bugüne bugün : Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.

Bugünlük yarınlık : Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.

Bugün yarın : Bir iki gün İçinde.

Bulanık suda balık avlamak: Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.

Bulantı vermek (bir şey birine) : O şey onu kusacak duruma getirmek, midesini bulandırmak.

Buldukça bunamak: Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu İstemek.

Buldumcuk olmak: Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.

Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı mı? : ‘Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir.

Bulup buluşturmak: Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.

Bulut gibi: 1. (Sinek vb için) Yoğun. 2. Aşırı ölçüde (sarhoş).

Buluttan nem kapmak : En küçük bir, şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.

Bundan böyle : Bundan sonra.

Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi olamaz.” anlamında.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu : “Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.

Bununla birlikte (beraber): 1. Buna bağlı olarak. 2. Şu da var ki, ayrıca.

Burnu bile kanamamak : Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere almadan atlatmak.

Burnu büyümek : Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.

Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında): Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.

Burnundan (fitil fitil) gelmek : Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek.

Burnundan getirmek: Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman etmek; ağzından burnundan getirmek.

Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huysuz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.

Burnundan solumak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.

Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) : Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.

Burnunu kırmak : Kibirli bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyüklenemez duruma getirmek.

Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek : Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak.

Burnunun direği kırılmak : Pis koku yüzünden rahatsız olmak

Burnunun direği sızlamak: Çok üzülmek.

Burnunun ucunu görmemek : Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.

Burnunu sokmak (bir şeye) : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.

Burnu sürtülmek : Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, zorunluklan öğrenmek bunlardan ders almak.

Burnu yere düşse almaz: Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söylenir.

Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) : Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak

Burun kıvırmak (bir şeye): Onu beğenmemek, küçümsemek.

Bu yakınlarda : Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.

Buyur etmek (birini) : Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.

Buyurun cenaze namazına : “Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.

Buzdolabına koymak (bir şeyi): Bir sorunun çözümünü ileriki bir tarihe bırakmak. (Kars. Askıya almak.)

Buz kesilmek : Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.

Buz kesmek: 1. Çok üşümek. 2. Hava çok soğumak.

Buz üstüne yazı yazmak : Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.

Bülbül gibi konuşmak (okumak) : Kolaylıkla konuşmak (okumak).

Bülbül gibi söylemek (bir şeyi): Hiçbir şeyi saklamadan, her şeyi söylemek.

Bütün bütüne : Büsbütün, tamamıyla, tamamen.

Büyük abdesti gelmek : Dışkı yapma ihtiyacı duymak.

Büyük görmek (birini, kendini) : Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.

Büyük oynamak : 1. Büyük para ile kumar oynamak. 2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.

Büyük (laf, söz) söylemek : Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.

Büyümüş de küçülmüş : Konuşmaları, davranışları büyüklere benzeyen çocuk için söylenir.

DEYİM KARİKATÜRLERİ İÇİN TIKLAYINIZ
[/db_ornek]

Yorumla(r)

Lütfen yorum yazarken Türkçe yazım kurallarına dikkat ediniz.
Türkçe yazım kurallarına uyulmayan, ziyaretçilere yarar sağlamayacak nitelikteki yorumlar onaylanmayacaktır!